ÇAYELİ

Çayeli Karadeniz Bölgesinde yer alan Rize’nin bir ilçesidir.

Doğal yapı :Çayeli, Rize’nin 19 km doğusunda yer alır. Yüzölçümü 473 km Doğudan Pazar, güneyinden Çamlıhemşin ve İkizdere, batıdan Rize merkez ilçeleri, kuzeyden Karadeniz ile çevrilidir.

Dar kıyı şeridi ve hemen arkasında yükselen, denize paralel sıradağlarıyla tipik bir Doğu Karadeniz kıyı ilçesidir. Büyük bir bölümü, Doğu Karadeniz Dağları’nın en yüksek kesimini oluşturan Rize Dağları’yla kaplıdır. Güney ucunda yükselti 2,000 m’yi aşar.

Ekonomi :İlçe ekonomisinin temeli çay üretimine dayanır. Yörede çay üretimi başlamadan önce ana ürün mısırdı.

Çayeli’nde hem yerleşime, hem de bitkisel üretime elverişli tek alan dar kıyı şerididir. Nüfusun büyük bir bölümü burada toplandığı gibi, çay ekimi de bu kesimde yoğunlaşmıştır. Türkiye’deki çay ekim alanlarının üçte ikisi Rize ilinde, bunun da %18’lik kısmı Çayeli ilçesinin sınırları içindedir.

İlçenin Adının Kaynağı

Çaybaşı Nahiyesi iken 1 Eylül 1944′te ilçe olan Çayeli’nin eski adı MAPAVRİ’dir. Mapavri, Rize’nin en eski bucağı idi.

M.Ö. 70.0′lerde Miletoslularca kurulduğu sanılan yerleşim yeri, ulaşılması güç konumu nedeniyle uzun süre doğudan gelen istilâcıların işgalinden korunabildi. Önce Roma, sonra Bizans ve Rum Pontus İmparatorluklarının egemenliği altında kalmışken 1461′de Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı Dev-leti’ne katıldı. Şemseddin Sami’nin Kamüs-ül Alâm’ında yöreden “Trabzon Vilâyeti’nin Lazistan Sancağı’na bağlı Rize Kazasının bir nahiyesi” şeklinde söz edilmektedir. Yine Osmanlı Defterdarlığı’nın tutturduğu, bugün eşsiz değerdeki milli kaynaklarımızdan olan ilk beş Tapu -Tahrir defterlerinden 1521 tarih, 52 sayılı kaynakta “Mapavri/Çayeli ahalisinin müslüman, Atina/Pazar llçesi’nde bazı Hemşenli ve öteki yerlilerin Kadîm/Eski-müslüman, Lazluk kesiminde de 35 köydekilerden eski-müslüman, yani Osmanlı fethinden önce müslüman olmuşlardır” kaydı vardır.
Mapavri adının ne anlama geldiği araştırıldığında kesin bulgular elde edilememektedir. Ancak Doğu Karadeniz’de Rumca olduğu sanılan bir çok yer adının Lazca olduğunu ileri süren VV.E.D.Allen (A. History of The Georgon People London 1932) adlı eserinde Mapavri adının Lazca olduğunu ileri sürmekte ve anlamının “Yapraklı” olduğunu vurgulamaktadır. Bugün konuşulan Lazca’da pavri/yaprak demektir. Anlaşılan Mapavri/yapraklı belirlemesi doğruluk içermektedir. (Bkz. A. Bryer Some Notes on The Laz and Tzan I. Bedi Kartlisa 23-24 (1967), 175, 195. sayfa).

İlk Dönemler

M.Ö. 2000′in başlarında Rize yöresinde tarım ve hayvancılıkla geçinen, toprağa bağlı topluluklar yaşıyordu. Ancak bu toplulukların varlığını kanıtlayan bulgular yöremizde mevcut değildir. Gürcistan topraklarında ele geçen bulgulardan yörede Frigler’in bir kolu olduğu sanılan Muşkiler, Taballiler, Kolkhilerve Mossi-noikoiler yaşıyordu. Mossinoikoiler sazlık bölgelerde, kazıkların üstüne “kelif” adı verilen kulübeler kurmuşlardı. Hâlen yöremizde bu tür yapılara “kalef” denilmektedir.

Dünya Savaşı ve Çayeli’nin İşgali

Osmanlı İmparatorluğu, Almanya ile arasında gizli bir ittifak anlaşması imzaladı. Almanya bu anlaşmaya dayanarak Osmanlı Hükümetini I. Dünya Savaşı’na sokmaya çalıştı. Yönetimde İttihat ve Terakki’nin sözü geçenleri vardı ve en ünlüleri Enver Paşa idi. Enver Paşa Almanya yanlısıydı. Savaşa sokulmak güç olmadı. Almanlar’ın Goeben (Yavuz) ve Breslau (Midilli) gemilerinin Karadeniz’e açılmasına izin verildi. Osmanlı Bahriye Nezareti’nin onayıyla Rusya’nın Kırım

Yarımadası’ndaki Sivastopol Limanı’nı topa tuttular. Bu olay Osmanlılar’ın Rusya karşısında savaşa girmesine neden oldu.Öteden beri doğu da huzursuzluklar vardı. Osmanlı Genelkurmayı Erzurum’daki ordunun önemli bir bölümünü sınıra kaydırdı. Bu arada İstanbul’da oluşturulan bir gönüllü alayı kasım başlarında Rize’ye, oradan da Mapavri’ye getirildi. Yöredeki Teşkilât-ı Mahsusa üyeleriyle birlikte Rus Cephesi’ne gönderildiler. Teşkilat-ı Mahsusa örgütü uzun yıllardan beri hazırlık içinde olduğundan güçlü bir askeri yapısı vardı. Rus işgali altındaki Artvin’i kurtardılar. Ruslar geri çekilmek zorunda kaldılar. Ancak bir kaç ay sonra Aralık 1914′te Sarıkamış yenilgisiyle birlikte Rus birlikleri karşı saldırıya geçtiler, Artvin’i tekrar geri aldılar.

1915 yılı Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu için şiddetli savaşların olduğu bir yıl oldu. Ruslar, Karadeniz’deki Türk limanlarını denizden ve havadan sık sık bombardımana tuttular. Bu bombardımanlardan en çok zarar gören Rize ve ilçeleri (Mapavri, Atina) oldu. Ruslar Doğu Anadolu’yu ele geçirmek amacıyla ve Osmanlı Genelkurmayı’nın yöreye denizden yardım göndermesini önlemek için kıyıyı ablukaya almıştı. Ruslar, Çanakkale Cephesinin kapanmasından sonra bölgeye getirilecek III. Ordu’nun büyük olasılıklarla Trabzon, Rize Limanları’ndan sevk edileceğini düşünüyor, bunu engellemeye çalışıyordu.

Ruslar 17-20 Kasım 1914′te 23 parçalık bir donanma ile kıyı boyunca bombalama yaparak Trabzon’a geldiler. Halk bombalamadan kurtulmak için mevzi yerlerde siperleniyordu. Sahildeki bu faaliyetlerin yanı sıra karahududumuzdan da saldırıya geçtiler. 25. piyade taburu ile harekâtı başlattılar. Bizim ise Hopa’da hudut taburu ve Ali Rıza Bey çetesi ile gönüllülerden oluşan müfrezemiz mevcuttu. Bu taburumuza Karadeniz sahilindeki şehir ve kasabalardan gönüllüler de katıldılar. Ruslar’ın yanında bir de Ermeni çeteleri vardı. Yöredeki faaliyetleri bilindiğinden Ermeniler’e karşı daha önce oluşmuş olan gönüllü çeteler, tabura iltihak ettiler. Artvin ve Borçka’yı ele geçirdik. Murgul’da düşmanı perişan ederek 4 Rus Bölüğü esir alınır. Ruslar kumandanlarını değiştirerek General Lyakhov’u Batum ve çevresinin korumasına atarlar. Midilli’nin himayesindeki nakliye gemilerimiz Trabzon Limam’na gelerek cephedeki askerimize yiyecek sevk ettiler. Milisler ve ordumuz sınırı geçerek Batum’a ilerlerler. Bu başarı Erzurum Cephesi’nde sevinç yaratır. İstanbul’dan, Mecidiye, Berk, Peyk muhripleri ile bölgeye Türk taburları sevk ederek, doğuda bulunan Enver Paşa’ya destek verirler. Ancak Trabzon Limam’nın Ruslar’ca mayınlanmış olması yüzünden kuvvetlerimiz Rize Limam’na çıkarlar. (9 Aralık 1914′te).

Yavuz ve Berk, Batum’u bombalamak üzere Artvin’e yönelirler. Ardahan ele geçirilir. Batum’a büyük zarar verirler. Gaz depoları alev alır.Ancak 1915′te Sarıkamış Harekâtı ağır hava koşulları yüzünden başarısız geçer, hezimete dönüşür. Doğu Cephesi, Karadeniz’den gelen ikmal yollarının kesilmesi, salgın hastalık ve soğuk nedeniyle savaştan önce düşer. Ruslar, Doğu Karadeniz’i ele geçirmek üzere yeniden takviye birlikler alarak harekete geçerler. Gönüllü birliklerin yetersizliği açıktı.

Yavuz ve Midilli’nin Karadeniz’e açıldığını haber alan Rus muhripleri üstlerine dönerken, artık talih onlardan yana dönmüştü. Ruslar ilerleyişlerini sürdürdüler. 27 Martta Artvin düşer. 28 Martta Avni Paşa Lazistan yöresi kumandanlığına atanır. Emrine Stanga Müfrezesi (Alman), Teşkilat-ı Mahsusa Alayı, Trabzon Seyyar Jandarma Alayı verilir. Ali Rıza Bey’in kumandanlığına atandığı Teşkilat-ı Mahsusa Alayı 3 taburdu. I. Tabur Komutanlığına Yüzbaşı Veysel Bey, II. Tabur Komutanlığına Yüzbaşı Adil Bey, III. Tabur Komutanlığına da Yüzbaşı Mehmet Ali Bey getirildi. Ayrıca alayın makineli tüfek bölüğüne Yüzbaşı Rafet Bey tayin edildi. Alay komutanlığı emrinde 3 çete bölüğü vardı. 14 Nisan 1915′te General Lyakhov Aşağı Çoruh Vadisi’ni ele geçirip Arhavi’ye yaklaştı. Bu sırada Yavuz tamir edilip Karadeniz’e tekrar sefere çıktığından bir yıl kadar Arhavi’nin işgali durduruldu.

Ne yazık ki 16 Şubat 1916′da Erzurum işgal edilince Rus kuvvetleri Arhavi’deki Türk kuvvetlerine saldırmaya başlamıştı. Karadan tugay ve alayları, denizden 7 muhrip, Gambot ve Rostislav zırhlılarıyla Rus Donanması hücuma geçer. Denizden yağdırılan güllelerle 500 Türk askeri şehit olur. Askerlerimiz Fındıklı (Viçe)’ye doğru geri çekilmeye başlarlar. Karşı taarruzlar tertiplenirse de etkili olmaz. 19 Şubat’ta Fırtına Deresi’nin batı yakasında bir savunma hattı oluşturulur. Trabzon’a kadar tüm il ve ilçelerden gelen gönüllü insanlar, bu savunmaya katılırlar. Denizden yapılan Rus bombardımanı sonucu sahil mıntıkasında müdafaa yapan Teşkilat-ı Mahsusa Alayı’nın 2/3′ü şehit olur. Böylece Fırtına Deresi’ndeki cephemiz, Rus filosunun denizden yaptığı bombardıman karşısında pek az dayanabildi. 3 Martta yenildik. 4 Mart 1916′da Pazar (Atina) ilçesine denizden çıkartma yapılarak 2 bölüğümüzü esir alırlar ve Pazar’ı işgal ederler. Oradaki Türk kuvvetleri sargıya düşmemek için bir kısmı dağlara doğru, bir kısmı da batıya, Çayeli-Rize doğrultusunda geri çekilmeye başlarlar. Çamlıhemşin üzerinden dağları aşarak Çayeli’nin Kap-tanpaşa yöresinde gelir askerlerimiz. Ruslar 5 Mart 1916′da Çayeli’ne çıkartma yaparlar. Artık bu güzel belde de işgal altındadır ve Rus çizmeleriyle ezilmektedir.

Çayeli’nin İşgali ve Sonrası

Ruslar 5 Mart 1916′da Çayeli’ni denizden ve karadan kuşatarak işgal ederler. Donanmalarının desteğiyle karaya asker çıkarırlar. Çayeli önlerinde altı düz büyük gemileri, çevresinde destroyerleri, en dışta da küçük kayıklarıyla demirlerler. Muhacir olarak göçen halka karşın geride kalan halk dağlara doğru kaçmışlardır. Çünkü Rus donanması sahili topa tutmuştur. O günleri 88 yaşındaki Sabri Avcılar’dan dinleyelim: “Küçük bir çocuktum. Henüz çarşıya kendi başıma gidebiliyordum. Anam, ben, kardeşim evdeydik. Fırtına Deresi’nin orada şiddetli çarpışmalar olduğunu biliyorduk. Bir sabaha karşı Kemer Burnu’ndan Rus donanmasının dumanı göründü. “Ruslar geliyor” dediler. Hep beraber Galata’ya (Yalı Mahallesi) doğru kaçtık. 6 büyük gemi geldi, geçti. İkindiye kadar Gatala’dan denizi gözledik. Gemiler akşama doğru geri dönünce”- Gidiyorlar” sandık. Evlerimize indik. Ertesi sabah anam, ben, kardeşimle sofra kurduk, yemeğe oturuyorduk ki Ruslar gemileriyle dönerek denize doldurdular. Bu günkü Hükümet Konağı’nın orası hozandı. Büyük bir direk dikilmişti oraya, bir de beyaz sancak çekilmişti. Eğer bayrak indirilirse “Ruslar geliyor” demekti. O direk her yerden görünürdü. Biz de hep o direği kollardık. Atina ile Mapavri arasında iki telli bir hat ta vardı. Herhalde Atina (Pazar)’dan Mapavri’ (Çayeli)’ye oradan haber veriliyordu “Ruslar geliyor” diye…

“Ruslar geliyor” denince yemeğimizi bıraktık., dağlara kaçtık. Bombardımana kalmamak için siperlendik. Geldiler, denizi tuttular. Şerifoğlu Camiinin oraya kayıklar çekilirdi. Hacı Yusuf Şerifoğlu’da kayığını çekmiş, üstünü örtmüştü. Ruslar, silâh ve asker sev-kiyatı yapıldığını düşünerek kayığı bombaladılar. Caminin burcunu çöktürdüler. Caminin yakınındaki Elmas Dayı’nın evini de ateşe tuttular. Ev yandı, kül oldu. Dört büyük baş hayvanda yandı. Kimse bir şey yapamadı. O zamanlar ağabeyim Ahmet, Şerifoğlu Ferhat, Ziya Efendiler, Zancel’den Ahmet Efendi (Karahan), İsmail Efendi, Trabzon’dan askerin erzağını alır, cepheye sevkiyatını yaparlardı. Ruslar denizden hem bombaladı, hem asker çıkardı, karadan gelen askerleri çift çift evleri aradılar. “Herkes evinin önüne bayrak çeksin” dediler. Birer kağıt verip evlerin önüne yapıştırmamızı istediler. Teslim olanlar çarşaf astılar. Hep astık. Ertesi sabah kalktık baktık ki bizim dereye (Aşıklar Deresi’ne) bir gecede ayak yaptılar, sabahtan baktık tahtalarını döşediler, araba geçmeye hazır… Biz kazma -kürekle yol yapacaktık! Ruslar hem yol yapıyor, hem harbediyordu. Biz ne yapacaktık?.. Hazırlık edecekti devlet, yol yapacaktı ki biz de harbe-debilsek… Devlet zamanında yol yapacaktı. Mustafa Efendi’nin (Şerifoğlu) evi boştu, göç etmişlerdi. Eve erzak deposu olarak patates, camiye de şeker doldurdular, kullandılar. Ayrıca Kadı’nın evini (Remzi Küçükislamoğlu’nun) şantiye ve atlarının bakım yeri olarak kullandılar. Mühendisleri Yusuf Şerifoğlu’nun (Bugünkü Şerifoğlu Çay alım evinin olduğu yer) evinde kaldılar. Bisikletle gider gelirlerdi. Neyse… Şafak söktü. Bir top… Bir top daha .. Mapavri siliktendi. Korktuk, ağlamaya başladık. Bir top daha… Denizden ve karadan askerini döktü. Büyükdere’nin ağzına iskele koydu, karaya askerini çıkardı. Artık esirdik. Bizim askerden çok askeri vardı. Karşı koyacak gücümüz yoktu. Sahilden Gatala’ya telefon teli çekti. İşgal ettikçe ileri haber veriyor, teşkilatını kaldırıyordu”.

Ruslar 5 Mart’ta Çayeli’ni işgal ettiler demiştik. Bu arada Türk Kuvvetlerinin bir kısmı Çamlıhemşin üzerinden dağları aşarak Kaptanpaşa’ya varmıştı. Dağlardan gitmelerinin nedeni, denizden yapılan bombardımandan korunmak, menzil dışında kalmaktı. Askerimiz aç, yorgun ve silahsızdı. 9′lu tüfekler vardı ellerinde. Mermileri eriyor, üç-beş atıştan sonra kullanılmaz oluyordu. Ana birliklerimiz Erzurum’daydı. Dağlar üzerinden aşarak Erzurum’daki birliklere katılmak için geri çekiliyorlardı. Aç ve yorgun askerimizi yörenin ileri gelenlerinden Karaoğlu Ali Efendi halktan peynir, minzi, kavurma, mısır ekmeği toplayarak yedi-rir. Artan yiyeceği de çantalarına koydurur.

Halk, “Ruslar geliyor” diye evlerini terk etmiştir.-Çayeli açıklarından yapılan bombardıman sonucu Kelağa’nın evi, Maden Konağı da yanar. O günlerde Limanköy’den kayıklara doldurulan askerler Çavuşoğlu’nun evinin orada karaya çıkarılır, Haremte-pe’deki birliklerimize katılmaları sağlanır. Fakat kayıklar sahildedir. Ruslar kayıklarla birlikte o dolayda olan evleri de bombalarlar. Evler yıkılır. Kazmazlar’ın evine isabet eden patlamaz. Karaya çıkan Ruslar, Kazmazlar’ın evini resmi bina ve hastahane yaparlar. Bundan sonrasını Mustafa Kazmaz’dan dinleyelim: “O vakit öyle bir ev yoktu. Ruslar bizim evi resmi bina yaptılar. Hastahane olarak kullandılar. Doktor bedava, ilaç bedavaydı. Tabii bizim ev bombalandığında biz tepelerin arkasına saklanmıştık. Top patlayınca başımızın üstündeki kızılağaç dalları, yaprakları döküldü. Evimize isabet eden mermi patlamadı. Halen oğlum (Kemal Kazmaz) o mermiyi saklar. O vakit bizim Türk kuvvetlerinin kumandanı Ali Rıza.Bey’di. Ali Rıza Bey Kaptan-paşa’daki askeri kuvvetimize katılarak, Haremtepe üzerinden Rize’ye geçmek istiyordu. Rus kuvvetleri komutanına yazılı bir haber gönderdi.-”Harp mi edeceğiz, izin mi vereceksiniz” dedi. Savaşmayı her nedense göze almayan Rus Kuvvet Komutanı geçişe izin verdi. Böylece kuvvetlerimiz Haremtepe üzerinden Rize’ye geçtiler”.

Rus askerleri (Saltatlar) Kaptanpaşa’daki Türk gücünü imha etmek için Sabuncular Mahallesi’ne doğru ilerlerler. Azmanlı, Ayazlı sırtlarına gelince oradaki 30-40 evi yaktılar. Deniz kuvvetlerine: “Buraya kadar işgal ettik, Türk kuvvetleri önümüzde kalıyor” diye parola vermiş oldular. Deniz kuvvetleri de işaret verilen hattı dikkate alarak aşırtma toplarıyla yöreyi bombalamaya devam ettiler. Ruslar Azmanlı, Ayazlı ve Sırt’ta karargâh kurdular. Yöre halkına “Evlerinize dönün, dönmeyenin evlerini yakarız” diye göz dağı verdiler. Yakıldığı bilinen evler arasında Kavranoğlu Şakir’in, Recep Ali Şeber’in, Ayazoğullarının (2 ev), Kotiloğullan’nın, Sarıibrahimler’in evleri vardır.

Artık yöre halkı tamamen teslim ve tutsaktır. 8 Mart 1916′da Rize’yi işgal eden Ruslar egemenliklerinin bilincinde, bu kutsal Türk topraklarını elde etmenin sevincinde yerleşik düzene geçmek üzere hazırlığa geçtiler. Nasıl ki Türkler bir zamanlar Karadeniz’i Türk gölü haline getirdiyse, Ruslar’da aynı şekilde Karadeniz’i Rus gölü haline getireceklerini sanıyorlardı.

Ruslar Çayeli’nde iki yıl kaldılar. Bu süre içinde göçen göçmüş, diğerleri tutsak olarak yaşamını sürdürüyordu. Ruslar güçlerinden emin egemenliklerini sürdürüyorlardı. Yerli halkla iyi geçinerek onları yanlarına almak, uysallaştırmak, başkaldırıları önlemek istiyorlardı. Yine de evlerin erzağına, dükkânların mallarına el koydular. Hele Osmanlı Lirası bulsalar hemen alırlarmış.

Yol yapımına başladılar. Yerli halkı yol yapımında günde bir manat ve bir ekmek karşılığında çalıştırdılar. Zaten yoksul olan halk için gelir kaynağı elde edilmiş oldu. Tuz bulamayıp hamurunu deniz suyu ile yoğuran insanlarımızın içinde bulunduğu yoksulluğun boyutunu vurgulamış oluyoruz, düşünen insanların anlayışına aktarıyoruz.

Yine Ruslar muhacirliği (göçerliği) önlemek için sık sık “evlerinize dönün” çağrısı yapıyordu. Sabri Avcılar’ın naklettiğine göre arada iki kanatlı bir uçak gelirmiş (Planör olabilir). Gökten kağıt dökmüş. Kâğıtlarda göçen ailelere yönelik olarak şöyle yazıyormuş: “600 senelik hükümetinizin köprüsü bile yok ta halâ peşine gidiyorsunuz. Nereye gidiyorsunuz? Dönün geri.”. Bu hem propaganda hem tebliğ içerikli yazıydı. 600 senedir yolu yoktu, köprüsü yoktu ama BAĞIMSIZDI, KENDİNE BUYRUKTU.

Zaman zaman gece yarıları evlere baskın düzenleyip, halkı dışarı dökerlerdi. Asker gibi dizer, sayar, tutanağa geçirirlerdi. Çocuk, kadın, yaşlı insanlardan oluşan aileler öldürüleceklerini düşünür, ağlarlardı. Çoğu da “bizi kesecekler” diye korkardı. Sonra serbest bırakırlar, giderlerdi. Çok geçmeden yeniden gelerek aynı işlemi tekrarlardı. Tüm amaçları asker bulmaktı. Yöre halkının oluşturabileceği sivil gücü engellemek, baştan atik davranarak direnci kırmak düşüncesindeydiler.

Kadınlar, Rus askerlerinin genç kadınlara, körpecik kızlara sataşmalarını engellemek için yüzlerine kömür karası sürdürürdü. Kimi de raflardaki sahanlara yöreye özgü çeşitli meyvalar, yiyecekler koyar, askerleri oyalama taktiği güderlerdi. Yerli halktan parayla yiyecekte alırlardı. En çok yumurta ve süt isterlerdi. Sabuncular Mahallesi sakinlerinden Gülsün Yanar’ın evine giren Rus askerlerinden biri izinsiz olarak süt dolu kazana başını dayamış, içmeye başlamış. Yemen şehidinin kızı olan Gülsün Yanar kızmış, yörede herik diye anılan çapayı almış, Rus askerinin beline indirmiş. Saltat oraya yığılmış kalmış. Arkadaşları toplayıp götürmüşler sonra. (Hanife Yanar’dan aldık) Yine Ali Sükas ve ibrahim Ayaz’ın naklettiğine göre Sabuncular Mahallesi eşrafından, hali vakti yerinde bir kişi olan, yörenin ileri gelenlerinden bilinen Kara’nın Mehmet’in evine girmişler. O zamanlar çok az ailede bulunan dikiş makinesini almışlar, kullanıp geri vereceklerini söylemişler. Vermemişler. Daha sonra geldiklerinde de ahırdan süt verimi yüksek olan ineğini almışlar. Mehmet Efendi kızmış, Saltatlar’a gidip ineğini geri vermelerini söylemiş. Aralarında tartışma çıkmış. Ermeni kökenli olan saltat Kara’nın Mehmet’i oracıkta vurmuş, Mehmet ölmüş. Diğer Rus askeri de Ermeni’yi vurmuş. Mehmet’in ailesine haber vermişler. Ölüsünü alıp, dini törenle toprağa vermişler. (Bu olay Ali Sükas ve İbrahim Ayaz tarafından bize aktarılmıştır).

Yine Yaka Mahallesi’nden bir adam (ismi belirlenemedi), balık tutmuş kayığını kıyıya çekmiş. Kayıkta iki de tüfeği varmış. Adamcağız çevrede dolaşan Rus askerlerini görünce “ne olur, ne olmaz” diyerek kayıktan tüfeğini almış. Rus askerlerinden biri Ermeni kökenli imiş. Adamcağızın tüfeğini aldığını görünce kendi tüfeğini ateşleyerek o kişiyi şehit etmiş. İlginçtir Rus-lar’da Ermeni askerini öldürmüşler. (Sabri Avcılar’dan dinledik).
Bir başka olayda şöyle gerçekleşir: Ermeni askerin biri Büyükdere’ye yakın bir yerde Türk kadınına saldırmış. Kadın kendini askerin saldırısından kurtarmak için durmadan karşı koyuyormuş. Bunu gören Rus askerleri ateş edip Ermeni’yi vurmuşlar. Hemen oracıkta bulunan ceviz ağacının altına gömmüşler.

Bütün bu anlatımlardan sonra aklımıza şu soru gelebilir: Ruslar neden yöre halkına iyi davrandılar? Bu sorunun yanıtını, yine aynı kaderi paylaşan, bizim gibi Rus işgali altında bulunan, ülkemizin diğer güzel bir beldesi olan Sürmene’de geçen tarihi olaylara bakarak araştırmak gerekir. “SÜRMENE” adlı kitaptan aldığımız olayla izah etmek yerinde olur. Olay aynen şöyledir:

“Sürmene’de karargâh kuran Ruslar’ın başında albay ayarı Okra Naçarnik adlı bir yönetici vardı. Okra Naçarnik, ilk icraatlarından biri olarak, Sürmene köylerinden Türk ve Rum temsilcileri toplayarak bir konuşma yapmış. Konuşmasını özetleyenler: “Bun-

dan böyle Çar Idaresi’nin kanunlarının geçerli olduğunu ve bu kanunların halkı, hıristiyan-müslüman diye ayırmadan herkese eşit uygulayacaklarını vurgulamış. “Silah taşımayacaksınız, bulundurmayacaksınız, aksi olursa şiddetle cezalandırılacaksınız, bir şikayet olursa doğrudan Rus makamlarına ileteceksiniz” demiş. Ayrıca: “Askerlerimin içinde ERMENİLER vardır, bunlardan size zulüm yapan varsa, şapkasında bir numara vardır, o numarayı bana getirin, o askeri en şiddetli şekilde cezalandıracağım” der. Çar yönetiminde hıristiyan-müslüman ayırımı yoktur, herkes eşittir diyerek orada bulunan Rumlar’a dönmüş: -”Size söylüyorum Rumlar, biz burayı müslümanlardan aldık, Sizler ve bizler hıristiyan olduğumuz için farklı davranacağımızı ummayın. Şimdiye kadar müslümanlarla kardeş gibi yaşadınız, bundan sonra da böyle olacak”, diyerek müslümanlara dönmüş: -”Çar İdaresi size adil davranacaktır. Rumlar’la iyi komşuluk yapın” demiş. Buradan da anlaşılacağı üzere olay çıkması idare etmeyi güçleştireceği gibi işgal edilecek alanların genişletilmesini de geciktirecekti. Bu durum işlerine gelmezdi. Büyük Rus idealini bir an önce gerçekleştirmek istiyorlardı. Diğer bir olay da şimdi rahmetlik olmuş olan Yüzbaşı Temel Ağa’nın kızı Şahinnaz Avcı’nın ailesine aktardığı anılardır. Rus işgali ile birlikte Yüzbaşı Temel Ağa (Kalyoncu) ailesini göç ettirir. Aile bireyleri Samsun’a kadar giderler. Rum-lar’ın Türkler’i toplayıp nasıl toplu imha ettiklerini anlatmış. Giresun’a yaklaştıklarında limana çekilmiş, içi fındık dolu Türk gemilerinin bir uçak tarafından tutuşturulmuş yağlı paçavralarla üstlerine atılarak nasıl yakıldığına tanık olmuşlar. Oysa Türk anası kendi azığı olan sepetindeki fındığı dahi asker evlâdına yürekten uzatıyor, cepheye öyle gönderiyordu.

İnanıyoruz ki bu ve bunlara benzer çok sayıda olay yaşanmıştır, Ancak birer canlı tarih olan bu insanlar birer birer dünyamızdan göçüp gitmişler, anılarını da beraberlerinde götürmüşlerdir. Biz araştırmalarımız sonunda halen yaşamakta olan, o günleri bugünün tazeliğinde yüreklerinde ve belleklerinde tutan değerli insanlarımızla buluştuk, sorduk, anlattılar. Sitem ettiler. -”Bugüne kadar soran olmamıştı” dediler. Bu değerli insanlarımızın şahsında tarihimiz bizden görev bekliyor.

Not: Çayeli halkının hatırladığı Rus gemilerinden diğer ikisi Mariya ve Katerina destroyerleridir.

Çayeli’nin Kurtuluşu

Ruslar iki yıl kaldıkları bu topraklarda kesin yerleştiklerini düşünerek çalışmalarını sürdürdüler. Halkla iyi ilişkiler kurmaya çalıştılar. Çıkacak her sorun onları yoracaktı. Ermeniler’in yörede yaptığı vahşiyane olayları bildiklerinden onlara taviz vermediler.
7 Kasım 1917′de Kerensky Hükümeti’ni deviren ve Bolşevik-Komünist olarak yeni bir rejim oluşturan Lenin, ihtilâlin ertesi günü barış kararını açıkladı.

Rus askerlerinin de cephelerde yorgun düştüğü, savaştan bıktığı, yer yer çözülmeler yaşadığı açıktı. Lenin’in rejimi yerleştirirken savaş sorunlarıyla uğraşacak zamanı yoktu. Rus askerleri cephelerden geri dönüyordu. İçinde bulundukları karmaşık dönemde Ruslar, Almanlar’la barış istediler.
15 Aralık 1917′de Brest-Litovsk şehrinde Almanya, Avusturya, Bulgaristan, Rusya arasında bir mütareke yapıldı. Buna göre Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasındaki savaş haline son veriliyordu. Bu anlaşma üzerine Ruslar iki yıl kaldıkları Türk topraklarından geri çekiliyorlardı. Giderlerken silahlarını arabalarının altında, tahta bölümlerin içinde saklamaya çalıştılar. Bunu farkeden halkımız bu silahlara el koydu. Arabalarını devirdi.
9 Mart 1918′de Türk Askeri olaysız, Çayeli’ni teslim aldı.

Artık yöre halkı tutsaklıktan kurtulmuştu. Ancak içleri buruktu. Çünkü koca bir imparatorluk Sevr Anlaşmasıyla paramparça edilmiş, ulusumuz top yekûn bağımsızlığını yitirmiş, bütün kaleleri zaptedil-mişti. Memleketin içinde bulunan yöneticiler gaflet uy-kusundaydı. Asırlardır baş eğdirilememiş Türk halkı bu tutsaklığı kabul edemezdi. Kendini yönetecek insanı yine kendi bağrından çıkaracaktı.

“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini”… diyerekten, milletçe Atatürk’ün izinde o kutsal mücadeleyi verecekti.